21 Aralık 2011 Çarşamba

TÜRK ADALETİ ÜZERİNE - II -







Bu yazıyı okumadan evvel ilk etapta, bu yazının ilk bölümünü okumanızı tavsiye ederim. Eğer o yazıyı da okuduysanız, buyrun aşağıda devamı mevcut...

Hee bir de şimdi yukarda anlattıklarıma ek olarak; “jurnaller” türedi. En vahimi de bu grup. Bu jurnal grup, yemeden içmeden kesilip, yurtdışı mercilere, holiganlığın, partizanlığın sınırlarını zorlayarak, Türk’ü şikayet etme alışkanlığını kazanmış kimselerdir. Bu jurnaller, yabancıların dayatmaya çalıştığı “böl/yönet” prensibinin kafası basmadığı için, bilmeden de olsa neferleridir. Bu jurnaller, Avrupa’da kurulu olan ve her fırsatta "bizi çok sevdiği belli olan" çeşitli mercileri kendilerine ebedi dost bilip, kardeşini şikayet etmekte hiç bir sakınca görmeyen tuhaf canlı biçimleridir. Bu jurnaller “Avrupa’dan” gelecek yardımla rakiplerinin erimesini istemek gibi akılalmaz planlar ve amaçlar gütmektedir. Ama onlar şunu unutmasınlar ki; suçluluğu ispat edilen bir kişi, en fazla girer içeri çeker cezasını, ki bahse değer kişiler zaten içerdeler . En fazla biraz daha yatarlar. Eğer gerçeketn suç sabitse, bundan doğal bir süreçte olamaz zaten. Tüzel kişiler de gerekli ceza-i müeyyide neyse, onunla cezalandırılır olur biter. Yalnız ne var ki; sizlerin yaptığı bu jurnallik, tarihe geçecektir. Onlar suçlu da olsalar, suçsuz da olsalar, sizin yaptığınızın adı vatan hainliği olacak. Sizin yaptığınız jurnallik, her zaman sizin lekeniz olacak. Beyhude çabanız belki bugün işe yarayacak, ama sizin yüzünüz her zaman bu utanca,bu çamura bulanacak. Bir Türk’ü sırtından bıçaklayan olarak kalacak isminiz. Unutmayın ki; dünya kamuoyunun sizin e-postalarınıza ihtiyacı yok. İnternet çağındayız. Herkes istediği bilgiye ulaşabiliyor. Sizin çabanız kime hizmet ediyor? Bundan birkaç sene evvel İsviçre maçında yaşanan tatsız olayları tekrar tekrar göstererek Avrupa’nın gözüne soktuk. Sonrası malum. Sizler “kol kırılır yen içinde kalır” lafını bilmeyenlerdensiniz. Aslını inkar edenlerdensiniz. Aslına hıyanet edip, yabancıların eteklerine sarılanlarsınız. Siz “Jurnaller”, sizden tam manasıyla nefret ediyorum. Ok yaydan çıktıysa, zaten o ok, varacağı yere varacak. Darbe planlandıysa ve bu önlendiyse zaten kişiler bu hususta ceza alacak, şike yapıldıysa zaten gerçek ve tüzel kişiler bunun cezasını en ağır şekilde çekecek. Bu konuda hem fikiriz. Ama sizin yaptığınız “gambazlık” ve bunu asla anlayamam. Bu yaptığınız tüm ulusun itibarını zedeliyor. Reklam ve madara ediyorsunuz hepimizi jurnalliğinizle (kendiniz dahil).



Aklı selim olan kişi ne yapar? Önce kısa dönemli tarihi tarar? Örnek veriyorum bu Platini denen adam daha bundan 8-9 ay evvel Euro Bilmem Kaç için biz Fransızlarla yarışırken, lobi yapıp, Fransizlara bu ölçekli bir turnuvayı ikram etmedi mi? Ardından da çıkıp, sizin de bir UEFA başkanınız olsun, siz de turnuva alın demedi mi gevrek gevrek? Şimdi ne oldu da bu (lisanımı bağışlayın) Fransız dölü, birden sizin için ilah oldu? 20.12.2011 (dün) itibarıyle Fransız meclisi Sözde Ermeni Soykırımı inkar etmenin suç olmasını tartışmaya hazırlanırken, nereden çıktı bu Fransız sevdanız? Liseden gelen bir alışkanlık mı? Fransızdan, İsviçreli’den ne hayır gördünüz bugüne kadar? Bir kıyaklarını yazın şuraya, yemin billah susarım. Yapmayın, şapşal olmayın. Bırakın bu işi yargı çözsün. Yaptığınızın vatan hainliği olduğunu anlayın. Hakimden çok hukuk yalağınızı düşünmeyin. Unutmayın deveden büyük fil var ama, siz köstebekliği seçmeyin.

O rahibin yaptığı gibi sessiz kalmayın fakat, fikri mücadelenizi burada verin. Burada konuşun, burada yargıya başvurun. Abuk sabuk mercilerle ittifak olmaya çalışmayın. Bugün elinizi verirseniz, yarın kolunuzu kaptıracağınızı unutmayın ve bırakın herkes işini yapsın. Asker, asker olsun, gazeteci, gazeteci olsun. Topçu topçuluk yapsın. Ve elbette hakim, hakim kalsın. Herkes hakimliğe soyunmasın. Ve beni de içerdekilerin avukatı sanmayın. Sadece yaptığını kınayan biriyim. Size sizin doğrunuz nasılsa, bana da benim doğrum böyle.

Özetle, topu taça atarak defans yapılmaz. Burada dik dur, onurunla burada çarpış. Kazanacağından eminsen, kahpeleşmeye ne gerek var? Yanlış mı?

Son olarak; adalet saraylarımız var ama içi boş odalarla dolular. Saraylar var ama, koridorları hukuksuzlukla dolu. Saraylar var ama, 13 yaşında 24 kişi tarafından tecaüze uğrayan yavrucağa “rızasıyla beraber oldu” diyebiliyor. Deniz Fener’lerini el fenerine dönüştürebiliyor. Saray var ama, Üzülmez’leri hiç mi hiç üzmüyor. Lakin yine de siz, adalete inanın, adalete yine de, herşeye rağmen ve hatta “rağmenlerine rağmen” güvenin. Toplumun sübabı hukuk, şambreli hakimdir. Ne diken olsun ne çivi. Bırakın su akıp gitsin, nasılsa su, ne yapar ne eder, yatağını bulur...

TÜRK ADALETİ ÜZERİNE - I -





Merhaba. Yine bir olay takıldı kafama, iki kelam edeyim, iki satır karalayım dedim. Canımı sıkan olay şu; son yıllarda Ergenekon ile başlayan, Balyoz ve İnternet Andıcı ile devam eden ve sonunda da, Şike soruşturmasıyla tavan yapan bir hukuk kıyımının yaşanması. Öte yandan, bir takım “taraf” olan kişilerin, (davasına göre partizanların, ya da daha sığ diğmalılarda görüldüğü üzere holiganların) bu hukuksuzluğu cansiperhane şekilde savunmaları. Sıranın bir gün kendilerine geleceğinden haberdar olmasına rağmen (ya da belki o kadarını bile düşünemeyenler de vardır) avuçlarını iştahlı iştahlı, kasıla kasıla ovuşturmaları ve karşı taraf gördükleri kişilerin, çürümelerini insalıklarına sığdırmaları...

İkinci Dünya Savaşı’nda geçen bir hikaye vardır, belki bilirsiniz. Hani şu ilk başta Nazilerin yahudileri alıp götürdüğü zaman “nasıl olsa yahudi değilim” dediği için sesini çıkarmayan, sonra yine aynı Nazilerin sırayla çingeneleri; yaşlıları, sakatları, eşcinselleri teker teker toplarken “nasılsa ben .... değilim bana ne?” dediği, ama en sonunda aynı Nazilerin kendisi için geldiğinde de sesini duyacak kimseyi bulamamasını ve sığınacak kimsesinin kalmadığını anladığı hikayeden bahsediyorum.



Hukukun ele alınışında çok basit bir temel vardır. “Herkes, suçluluğu ispat edilene kadar suçsuzdur” Bunun tek bir önergesi vardı(r). O da “DELİLDEN, SANIĞA ULAŞMA” prensibidir. (kıta avrupası hukuk modeli) Öte yandan şimdi şimdi Türk Adalet sisteminde “SANIKTAN (!) DELİLE ULAŞMA” sistemi gelişti. (el turco model) Daha iddianamesi çıkmamış popüler soruşturmalarda; nice gazeteciler, muvazzaf subaylar, topçular, başkanlar, profesörler apar topar evlerinden “Savaş Suçlusu” muamelesiyle çıkarılıp, koparıldılar. Deliklere tıkıldılar, eşlerinden, çocuklarından ayırıldılar. Aylarca ayda bir kez görüşmelerine izin verildiler. Toplumdan koparıldılar, üzerlerine daha iddianame hazırlanmadan atılan çamurla boğduruldular. En acımasız cellatların “pas” diyeceği uzun süren psikolojik işkencelere maruz kaldılar. Ve aylar sonra, uzun aylar, hatta seneler sonra iddianameler ortaya çıktı. Kiminin başlandı yargılama sürecine, kiminin ki hale beklenmekte. Yargılanmaya başlandı bir çoğu ama, aylar süren medyatik ve populist karalama kampanyasında onlar zaten toplum nazarında suçluydu. Onlar zaten infaz edilmişti. Onlar zaten mahkeme “Özgürsün tamam çek git!” dese de aynı noktalara gelemeyeceklerdi. Gelseler bile hayatlarından en verimli seneler çalınmıştı. Ve buna utanmadan buna “adil yargılama süreci” diyorduk.

Polisin yaptığı teknik takipleri kesin kanıt sanan ahmakgiller, ortalıkta çığırtkanlık yaparak, yanında dizlerinin bağının çözüleceği kişiler hakkında klavye delikanlılığı yapıyor ve TV’nin cam ekranından faydalanarak, parmaklık gerisine hakaretler giydiriyorlar. Şunu unutuyorlar : İddianame bile, bir kişinin yargılanaıp suçlu bulunası için yeterli değildir. Adı üstünde bu bir “iddianame”dir . Eğer iddianamenin ne olduğunu bilmiyorsanız, sizi ilkokul 1.sınıfa yollayabiliriz. Benim öğretmenim çok iyi bir öğretmendi. Ben yaramazdım, tembeldim, gevezeydim (oldukça) ama o iyidi. Neriman Öğretmen’in size bile öğreteceği daha çok bilgi var. Git, konuş, danış, fikir al...

İddianame - İddia edilen konular bütünü... Kesin değil, net değil, kanaat değil, yargı hiç değil. Açık mı? Savcının bile söz konusu iddianame hazırlanırken, bu husus hakkında konuşma yetkisi olmazken, kimileri kendilerini hukukun üstünde görüyor olmalı ki, astını astarını bilmeden, işkembe-i kübradan üfürmeyi kendilerine düstur edinmişler. Peki ben soruyorum ; size mi kalmış Ergenekon’dan, Balyoz’dan Şike davasından bilip bilmeden, hukukçu gözüyle yorum yapıp toplumu manipule etmek?

Devamı geliyor...

16 Aralık 2011 Cuma

SOSYAL MEDYA, SOSYAL PRANGA...



Yeniden merhaba... Bugün yine birşeyi fark ettim. Daha doğrusu üzerine konuşacağım konu, bana bu hususu fark ettirdi. Önerme şu; “Sosyal Medya’nın bizi zamanla nasıl asosyal yaptığı ve elbette doz aşımının en ufak nöronlarımıza kadar bizi nasıl zaptettiği”. Günlük ve gündelik hayatınızı gözden geçirin. Her gün ne kadar süreyle Facebook, Twitter, YouTube, Friendfeed vb sitelerde zaman geçiriyorsunuz? Bu siteleri ne kadar sık aralıklarla “refresh” yapıyorsunuz? Sürekli akışı seyretmek ve sürekli güncel kalmaya çalışmak bizi ne kadar hırpalıyor(muş) meğer bir bilseniz... Ben de yeni öğrendim ve paylaşmak istedim...

Bakın “sosyal medyacılığın” aşırılığının direkt olarak davranışlarımıza, bünyemize ve benliğimize etkilerinden bazıları...




1. Dikkat eşiğinin gözle görülür derecede düşmesi. Ortalama bir insanın; bir işe, bir olaya dikkatini yoğunlaştırma süresi sadece 5 saniyeye düştü. Bu rakam on sene önce 12 dakikaydı!!! (demek ki MIRC ve ICQ, görüldüğü kadar vahim değilmiş  ) Bu inanılmaz bir düşüşe delalet... Sosyal medya bağımlılarının %25’i arkadaşlarının, dostlarının ve hatta yakın akrabalarının bile ismini unutur oldu. Hatta ve hatta %7’si kendi doğum günlerini bile hatırlayamıyor. Sadece Birleşik Krallık’ta (ki sosyal medyanın en yaygın kullanıldığı pazarların başında geliyor) yılda 1.6 Milyar Pound’luk zarar, sosyal medyaya bağlı olan unutkanlıktan ve dikkat dağınıklığından kaynaklanıyor.



2. Twitter’ın 140 karakteri bizi o kadar kısa kısa düşünmeye ve konuşmaya yönlendirdi ki; artık beynimiz, işlemleri parçalar halinde ele alıp, bütünlük algısından kendisini sıyırıyor. Bu da “multitask” denilen eşgüdümlü işlerin başarısını muazzam ölçüde düşürüyor. Günlük ve sıradan bir sosyal medya bağımlısı ofis çalışanı mail kutusunu saatte 35-40 kez kontrol ediyor. Bu neredeyse 1,5 dakikada bire tekabül ediyor. (ve itiraf ediyorum; hiç yoksa ben de maillerimi en fazla 3 dakikada 1 kontrol ediyorumdur, kaldı ki zaten outlookumun gönder-al süresi 5 dakikaya kurulu olsa bile hiçbir zaman otomatik gönder al yapamıyor çünkü ben hep manuel olarak gönder-al yapıyorum) Her gün 500.000.000 (beş yüz milyon) insan Twitter’a bağlanıyor. (Dünya nufüsunun 1/14’ü) 12 milyon twitter kullanıcısı 64’den fazla, 1,5 milyon twitter kullanıcısı 511’den fazla kişiyi düzenli olarak takip ediyor. Ayda 700.000.000.000 dakika (700 milyar dakika) facebook’a heba ediliyor. 700 milyar dakikada neler yapılabileceğini düşünsenize? Facebook kullanıcıları her gün 20.000.000 (20 milyon) saçma sapan Farmville, Cartville, Shitville, Garden of Zart Zurt, Poker of Asshole gibi uygulamalar yüklüyorlar hesaplarına ve bu onların facebook hesaplarında daha fazla zaman geçirmelerine ve kademeli olarak daha da bağımlı olmalarına yol açıyor. Facebook kullanılarının %41.6’sı cep telefonlarından da online olmaya başladı. Yani söz konusu cep telefonu facebook kullanıcıları; potansiyel bir kafede, belki sıkıldığı film esnasında sinemada, otobüste, başka bir değişle imkanı olduğu her yerde belki en son 25 sene önce gördüğü ilkokul arkadaşının duvarına “Harika gözüküyorsun Çiğdem’cim, inanılmaz güzelsin...” veya “Doğum günün kutlu olsun panpişimmmm!!!” yazdıktan sonra, suratını Sulugöz sakızı çiğnemişcesine (buarada eğer Sulugöz sakızını hatırlıyorsanız, yaşlanmışınızdır demektir!!!) buruşturup “Yavşak Bülent...” diye iç geçiriyor.





3. Sosyal medya kullanımının vücudumuzda kimyasal tepkiler yarattığı da bilinen bir gerçek. “Oxytocin” adlı bir kimyasal; sosyal ilişkilerdeki güven ve empati dengesini düzenliyor. Öte yandan aynı hormon (sanıyorum benliğimiz sosyal medyaya göre evrimleşmediği için) çevrimiçi arkadaşlıklarda da salgılanıyor. Bu da web tabanlı ilişkilerde fazladan “güvene” sebep oluyor. Halbuki yüzünü bile görmediğin bir insana bu yüzyılda nasıl güvenebilirsin ki? Bir diğer örnek “adrenalin”. Adrenalin; çevremizde olan ve 5 duyu organızın herhangi biriyle algıladığımız ani değişimlere vücudun tepki vermesini sağlar. Ve twitter’daki yoğun akış, vücudunuzun düzenli aralıklarla adrenalin salgılamasını sağlıyor. Elbette bu da uzun vadede sizi adrenalin bağımlısı yapıyor.

Peki bunları yazmak, benim sosyal medyaya karşı olduğum çıkarımını mı sağlar? Elbette hayır! Ben sosyal medya karşıtı değilim. Sadece; gerçek hayatlarımızdan bu denli kopmamamız gerektiğini savunuyorum.

İnsanlar sadece sosyal medya ile köleleşmiyor. WOW, Second Life vb online oyunlar da insanları hayal ettikleri süpersonik hüvviyetler kazandırıyor. Tabii ki bu; bir elinde birası, ağzında sigarası, göbeğinde külleri ve alnında sivilceleri olan obez Amerikalılar için ideal bir yol olabilir. Ama lütfen siz onlardan olmayın. Suretler filmindeki gibi ezikler dünyasında yaşamak istemiyorum. Gün gelip suretlerin; insanlara “et çuvalı” demesini de arzu etmem. Bunun ayrımı da hayattan ve “hayatın kendisinden” insan olarak haz almakla sağlanıyor bence. Yani sinemadaysan, filmini izle be hey savruk, Iphone ile “feys” e girme işte, şiştiysen çık git salondan ama şişirme kendini “feys güncellemeleriyle” . Ya da otobüsteyken ya izle etrafını yüzyılın romantiği gibi ya da oku iki satır, çalıştır hoyrat kullandığın hayrat tabanlı beynini.

Özetle olay ölçüde bitiyor. ÖLÇÜ...Ölçüyü tutturduktan sonra herşey mübah. İçkinin de, seksin de, dinin de, siyasetin de, internetin de fazlası ZARAR... Tüm mesele bu. Bağımlı olmayın, bağımsız kalın... Herşeye... “FEYS” dahil ergenler, feys dahil...

Sağlacakla...

15 Aralık 2011 Perşembe

KÖTÜ PATRON ADAMI PATRON YAPAR...



Bu sabah yine her zamanki saatimde uyandım, her zamanki gibi hazırlanıp işe gitmek için servise koştum. Koşarken aklıma bir cümle düştü. Belki çoktan söylendi, belki yüzlerce kez uygulandı. Ama olsun, bu kavram benim için yeniydi... Önerme şu “Kötü patron; adamı, patron yapar”.

Bilemiyorum günümüz rekabet koşullarında ne kadar doğru ne kadar yanlış ama; insan psikolojisini ele aldığınızda bence makul bir önerme. Size zam yapmayan, sosyal haklarınıza riyaet etmeyen, size, sizin hakettiğinizi düşündüğünüz değeri vermeyen, çalışmalarınızı takdir ve teşekkür etmeyen bir iş veren, sizi uzun vadede ancak “patron” yapar. Ama iyi, ama kötü. Dinsizin hakkından imansız gelir derler ya, bu da o hesap. Tabii patron olmak için ya da en azından kendi işinizi uygulanabildiği ölçüde yapabilmeniz için bazı belli başlı değerlere de sahip olmalısınız. Örneğin; kapital, sektör ve ürün bilgisi, profesyonellik vb.

Öte yandan bilhassa orta ve büyük ölçekli firmalarda kurumsallık adına, tek alanda uzmanlaştırılan ve bırakın diğer departmanları, kendi departmanında, yan masada oturan adamın bile ne iş yaptığını bilmeyen milyonlarca personelden de bir işveren gibi her konuya vakıf olmasını beklemek de hayalcilik olur. Yani, örneğin bir Y sektöründe faaliyet gösteren X şirketinin Z ürünü için satış müdürü olan bir personel, zamanının geldiğini düşünüp, uygun koşulları beklemeden, Y sekötürünün geneline hitap edecek bir firma kurmak istediği anda, büyük ihtimalle çuvallayacaktır. Öte yandan, kişi kendini özele değil de genele hazırlıyorsa, uygun zamanı kullanmayı becerebiliyorsa, yeterli finansal güce de şu ya da bu şekilde erişebilecek çevre veya cesareti varsa (aile, eş dost, finansal ortaklık veya kredi yoluyla) kabuğunu kırıp kendi firmasını kurmalıdır. Bunu yaparken dikkat etmesi gereken nokta da, bir patron gibi düşünüp, tüm konular hakkında bilgi sahibi olmaya dikkat etmelidir. Çünkü işverenlik veya kendi işine sahip olma nosyonu, masa başında tüm günü harcayıp, tek bir iş yapmaya benzemez.

Belki de patronlar bu yüzden o kibirli tavrı takınıyordur, bilemem. Hani şunu dermiş gibidirler “Sen masanda sadece bir iş yaparken, ben hepinizin ne yaptığını ve nasıl yapmanız gerektiğini bilen kişiyim, ne yaparsan yap, seni takdir etmem çoook uzun zaman alacak”. Evet belki de haklıdır kendince, ama bu bile beni önermemden saptıramaz. Çünkü bunu deneyip görmek istiyorum. İster batsın, ister çıksın. Uygun zaman, doğru alan, doğru ortaklıklar, doğru yatırım, doğru finans hesaplarıyla mükemmelliğe sadece bir adım uzaktayız. Sadece masa başında geçirdiğimiz verimsiz saatler bizi bunu görmekten ve cesur olmaktan alıkoyuyor. Ve belki de bu yüzden, çağdaş ve modern köleliği “Sosyal Güvenlik Kurumu” diye bir lafla cicileştiriyoruz. Modern kölesin, ötesi yok.

Ya gardiyan arkasını dönmüşken kır zincirini ve Spartacus ol ya da bırak dağınık kalsın ve ne kendi hayatına ne de yakınlarına bile iz bırakamadan göç git buralardan. Bilemiyorum, biraz zaman, biraz enerji (ki Einstein’a göre Zaman = Enerji) biraz da cesaretle yapılamayacak birşeyin olmadığna inanıyorum.

Doğru zaman geldiği zaman bu yazıya link vererek, konu hakkında yeni bir güncelleme yapacağım...

Sevgilerle...

13 Aralık 2011 Salı

JOOBLE HAKKINDA....


Merhaba Dostlar, Arkadaşlar, Meslektaşlar...

Bugün sizlere, internette rastladığım bir İ.K. sitesinden ve çalışma şeklinden bahsedeceğim. Adı Jooble... Ne demek Jooble? Google değil, jooble... İş arama Google'ı diyebiliriz. Evet kurnaz bir isim! Nasıl çalışıyor da diğerlerinden farklı oluyor Jooble? Sistem çok basit, Google nasıl çalışıyorsa, Jooble'da sizin seçtiğiniz arama kriterlerine göre, ülke ülke tüm web tabanlı İ.K. sitelerini dolaşarak, anlık olarak yayında olan tüm ilanları önünüze seriyor. Bu sayede örneğin hem kariyer.net'te hem secretcv'de hem yenibiris.com vb tüm sitelerde sizin istediğiniz ne var ne yok, ortaya çıkıyor. Siz de hangisine başvurmak isterseniz sadece ona başvuruyorsunuz. Başka bir değişle size, başvuracağınız işi filtreliyor. Bu sayede siz dedaha kısa zamanda, daha çok ülkede ilgili pozisyonlara direkt olrak ulaşmış oluyorsunuz.

Site, İ.K. sitelerine yaptığı trafikten kar elde ediyor, yani korkmayın, kullanım ücretli değil...

Tanıtım yazıları aşağıda... Ben projelerine inandığım için bunu yazdım, siz de ziyaret edin, siz de inceleyin, sizin de konu hakkında fikriniz olsun, kim bilir belki de yeni bir işiniz...



İşin mi yok? İş mi arıyorsun? Evden çıkmadan, internet sana yardım edebilir! CV’ni düzenlenmekle işe başlayabilirsin; çünkü bugün sana jooble iş arama motorunu tanıtıyoruz, Jooble senin güzel bir iş bulmana yardım eder! Hemen tıkla!!!

Tüm iş ilanlarını, boş iş pozisyonlarını ve güncel iş olanaklarını jooble'da bulabilirsiniz. Daha önce böyle bir şey duydunuz mu? Artık Türkiye'deki tüm iş olanakları şimdi sadece jooble'da. Ve bunun nedeni jooble'ın, "Türkiye'nin en büyük iş arama sitesi", "dünyanın önde gelen iş bulma kaynağı" veya buna benzer bir şey olması değildir. Bunun tek nedeni jooble'ın çalışma biçimidir: herhangi bir başka arama motorunun yaptığı gibi jooble tüm bilgiyi kendi veritabanında tutmaz, jooble bilgiyi herhangi bir başka arama motorundan çok daha iyi arayabilir ve arama işlemini yapabilir.

Dünyanın dört bir tarafından jooble iş ilanlarına dair teklifleri topluyor ve bunun için jooble, hem Türkiye’de hem de Arjantin, Almanya, Avustralya, Avusturya, Belçika, Belarusya, Birleşik Krallık, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombiya, Danimarka, Amerika, İspanya, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, Hong Kong, Macaristan, İtalya, Hindistan, Japonya, Kazakistan, Meksika, Nijerya, Pakistan, Peru, Polonya, Portekiz, Çek Cumhutiyeti, Romanya, Russya, Sırbistan, Slovakya, Tayvan, Venezuella, ve Ukrayna gibi ülkelerde gibi senin iş bulmasına yardım ediyor.

60 web sitesine kadar kullanarak nasıl bir iş niteleyeceğine yardım eder. Bu arada isteyeceğin teklifleri e-postana yollar. jooble iş arama motoru kullanmalısın!!!!

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Tim Burton Biyografi *Unitim Magazine*

Merhaba,

Yeni projemiz olan Unitim Mgazine Sinema köşesi için hazırladığım (derlediğim demek belki daha doğru) biyografi köşsesinde, bu ay "Tim Burton" var. Yazım aşağıda....



--------

Biyografi Köşesi : Bu bölümümüzde size her ay, dünya sinema tarihine damga vurmuş, genellikle güncel olan aktör / aktris veya yönetmen tanıtacağız. İlk olarak kimi tanıtmalıyız diye kısa bir fikir alışverişi yaptıktan sonra, tüm oklar birden bire “Tim Burton”ı gösterdi. Tim Burton, bizce hem gelmiş geçmiş en yaratıcı, hem en fantastik, hem en sıradışı yönetmenlerden biri. Her yaptığı olay oluyor. Elbette Tim Burton’ı seven kadar sevmeyen de bulabilirsiniz. Çünkü o, öyle farklı bir bakış açısıyla olayları ele alıyor ki, kendinizi ya ona taparken bulusunuz, ya da nefret ederken. James Cameron’u beğenmek gibi değildir Tim Burton’a duyduğunuz sempati ya da nefret. Bakalım Tim Burton kimmiş?

Tim Burton : Timothy William Burton adıyla 25 Ağustos 1958 tarihinde Burbank / Californiya , ABD’de doğan yönetmen, yapımcı, yazar ve zaman zaman da oyuncudur. Ön plana çıkan çalışmalarında, yönetmen koltuğunda oturmuştur.

İsmini hafızalara kazıttıran filmleri, genellikle kendine has tadı olan, animasyon yoğunluklu çalışmalardır. Beetle Juice (1988 - yönetmen) , Edward Scissorhands (1990 – yazan, yöneten, yapımcı) , The Nightmare Before Christmas (1993 – yapımcı , yazar) , Sleepy Hollow (1999 – yönetmen) , Big Fish (2003 – yönetmen) , Charlie and the Choclate Factory (2005 , yönetmen) , Corpse Bride (2005 – yönetmen , yapımcı) , Sweeney Todd (2007 – ynetmen) , Alice in Wonderland (2010 – yönetmen) en çok gişe yapan ve ünlü olan filmleridir.

Tim Burton, çocukluğunda iyi bir öğrenci değildi, genellikle içine kapanık bir yapısı vardı. Gençlik yıllarında, iç dünyasını resim çizme ve film izleme ile renklendiriyordu. İzlediği “Godzilla” filmi, onu oldukça etkiledi ve kafasında animasyona dayalı filmler üzerine bir kariyer planı hazırladı. Bu doğultuda da, ilk olarak karekter animasyonu öğrenmek için “Kaliforniya Sanat Enstitü”sine girdi. 1979 yılında, 21 yaşında buradan mezun olduktan sonra, “Walt Disney Animation Studios”ta ilk olarak stajyer animatör, daha sonra da, animatör, hikaye yazarı olarak çalıştı.

1982 yılında, Walt Disney “Vincent” adında yaptığı kısa film ile Burton’ın yeteneğini keşfetti. Bu film kendisine pek çok ödül kazandırdı. Bu dönemden sonra, Burton bir kaç kısa film denemesine daha imza attı. Yalnız Burton, daha farklı bir şeyler yapmak istiyordu. Üç yıl düşünmeye ve inzivaya (!) çekilen Burton, (1985’teki Pee-Wee’s Big Adventures”tan sonra) 1988 yılında, aslında çok da birşey anlatmayan, sadece animasyona dayalı, hikaye ve kurgu açısından zayıf bile denebilecek “Beetle Juice” filmini yaptı. O dönemde animasyon içerikli filmlerin yoksunluğu, nam-ı diyar “Beter Böcek”le Burton’a hem gişede hem de kariyerinde çok şey kazandırdı. Beter Böcek; Burton’a, Warner Bros adına çekilecek olan “Batman” ‘in de (1989) kapılarını açtı. Batman, Burton’ın Beter Böcek’ten sonra Micheal Keaton ile ikinci iş birliğiydi aynı zamanda. Aynı zamanda Batman, 1989 senesinin en çok kazanan filmi de olmayı vaşarmıştı.

1990 yılında Tim Burton, kariyerinde sonradan yedi kez beraber çalışacağı Johnny Depp ile ilk filmini yaptı : Edward Scissorhands. Bu filmde Burton, elleri makas şeklinde olan Edward’ın, genç bir kıza aşık oluşunu kendine has uslubunca anlatıyor ve adından şu şekilde söz ettitiyordu : Anlaşılan o ki ; bu adam, asla gerçek hayatta olabilecek şeylerden bahsetmeyecek... Öte yandan, Edward Makaseller filmi, Tim’in kendi çocukluğunun farklı bir tasviri olarak algılandı. Sinemaseverler “Tim, Edward’tır” görüşünde birleşmişti.

1992 yılında Warner Bros. ile “Batman Returns / Batman Geri Dönüyor” çalışma fırsatını buldu. Kadro, Micheal Keaton, Michelle Pfeiffer, Danny De Vito ve Christopher Walken ile oldukça sağlam görünüyordu. Her ne kadar film, gişede bir önceki Batman kadar başarı yakalayamasa da, yine de getiri olarak başarılı sayılırdı. Oysa Batman fanatikleri, Batman Returns’den beklediklerini çok da bulamamışlardı.

1994 yılında, Johnny Depp ile bir kez daha çalıştı. Bu kez Depp, Burton’ın yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı “Ed Wood” filminde başroldeydi. Ed Wood, gişede pek de başarılı olamadı. Ama zaten, bu film, Burton’un çocukluğundaki ucuz bütçeli bilim kurgu filmlerine bir “emeğe saygı” niteliği taşıyordu. Öte yandan, eleştirmenler tarafından geçer not almayı da bildi...

1996 yılında yapımcılığını yaptığı ve yönettiği “Mars Attacks!”, 1999 yılında yeniden Johnny Depp’i kamera karşısına aldığı “Sleep Hollow / Hayalet Süvari” ve 2001 yılında yönettiği “Planet of the Apes” Burton için sessiz geçen seneler olarak adlandırılabilir. Aslında, her ne kadar bu filmer onun kariyerinde yapı taşlarından bazılarından olsa da 2003 yılında ortaya çıkan “Big Fish” kadar hiçbirisi iddialı değildi. Big Fish, Daniel Wallace’ın aynı adlı romanından uyarlama bir filmdi ve çocuklarına kendi hayatını abartılı hikayelerle anlatan bir babanın başından geçenlerden bahsediyordu. Kullanılan renkler ve mübalağa sanatı filmi mutlaka kaçırılmaması gereken ilk 100 filmin içine sokmakla yetmiyor, bir de izleyicinin içinde film biter bitmez yeniden seyretme hissiyatı yaratıyordu. (Yazarın notu : Ne söylenebilir ki; her yaşa, her kişiye hitap eden capcanlı bir film... Gerçekten harika bir kült yapım.) Big Fish ile dört “Golden Globe” ve Danny Elfman’ın müzikleriyle “Academy Awards”a layık görüldü.

2003’teki “Big Fish”in ardından, Tim Burton, sinemaseverlerin karşısına yine bir Johnny Depp işbirliğiyle çıktı. Bu kez 2005 yılına gelinmişti ve bu kez Johhny Depp, “Willie Wonka” karekteriyle, Umpa Lumla’ların çalıştığı mistik bir çikolata fabrikası sahibiydi. “Charlie and the Chocolate Factory” esasen 1971 yapımı olan “Willie Wonka and the Choclote Factory” filminin yeniden uyarlanmasıdır. Gene Wilder’in oynadığı rol bu kez, Johhny’ye aittir. 1971 yapımı ile kıyaslandığında elbette efektler ve renkler daha canlı ve gerçekçi ve bir kadar da Burton tarzında gerçek dışıdır. Tüm dünyada bu filmi eleştiren kadar, beğenmeden ve hatta nefret eden pek çok eleştirmen vardır. Yaklaşık 500 milyon dolarlık gişe hasılatıyla, yapımcılar tarafından oldukça başarılı sayılmaktadır.

2005 yılında yine Johhny Depp ile bir işbirliği yapan Burton, “Corpse Bride” animasyon filmini tamamladı ve vizyona sürdü. Tamamı animasyon olan filme başta Johhny Depp olmak üzere pek çok değerli dublaj sanatçısı ve aktör / aktris sesleriyle katkı sağladı. Bu film, Burton’un animasyondan ve özel efektlerden asla vazgeçmeyeceğini gösteriyordu...

2007 senesinde, artık iyiden iyiye alıştığımız Johhny Depp – Tim Burton işbirliğinin yeni bir halkası vizyona girdi. Bu kez Johhny Depp, “Sweeney Todd” karekterindeydi. Film ise vizyona “Sweeney Todd : The Demon Barber of Fleet Street” adıyla girmişti. Dream Works / Warner Bros ortak yapımı olan Sweeney Todd filmi Burton’a, “National Board of Review Award”da en iyi yönetmen ödülü, “Golden Globe”da da en iyi yönetmen adaylığı getirmişti. Academy Award’da da “en başarılı sanat yönetimi” ödülüne layık görülmüştü.

2010 yılında, yine bir yarı animasyon filmi olan “Alice in Wonderland” filmini çekti. Başrol için kimi düşünüyordu peki? ........ Elbette Johhny Depp!!! Yine tipik bir Johhny Depp – Tim Burton klasiği... Pek çok Burton fanatiğini çok büyük beklentilere sokan Alice Harikalar Diyarı’nda, malesef fanatiklerini nispeten beklentilerinden uzak bir filme taşıdı. Çoğuna göre bir hayal kırıklığı, bazılarına göre de tam anlamıyla hüsran dolu bir “108 dakikaydı”. Gerçi iki yüz milyon dolar bütçeli bir filmin, bir milyar dolardan fazla hasılat elde etmesi, yapımcıları filmin içinde taşıdığı büyüden bile çok daha mutlu ve mesut dünyalara taşımış olmalı.

Netice itibariyle anlaşılıyor ki, Burton filmleri, tüm izleyiciler tarafından beğenilmese bile Tim Burton ismi, hele hele Johhny Depp ile ortak hareket edince, bilet sattırmaya yetiyor da, artıyor bile.

Johnny Depp, Tim Burton ile olan ilişkisini şu sözlerle ifade ediyor “Onun için ne söyleyebilirim ki; o bir kardeş, bir dost, vaftiz oğlumun babası. O, uğruna dünyanın sonuna gidilecek eşsiz ve cesur bir ruh ve eminim ki o da benim için aynısını yapardı”.

Tim Burton, Johhny Depp ile toplamda yedi film projesinde beraber oldu. Bunlar; Edward Scissorhands, Ed Wood, Sleepy Hollow, Charlie and the Chocolate Factory, Corpse Bride, Sweeney Todd : The Demon Barber of Fleet Street ve Alice in Wonderland...

Ne denebilir ki; sevin ya da sevmeyin, o bir klasik, o bir üstad, o gerçek bir yönetmen....